yokyok.isfun.net-anasayfa

 

 

 

 

Seni Nasıl Sevebilirim

Sevenler imkansızın gerçekleşeceğine inanırlar.
Elizabeth Barrett Browning



İngiliz Edebiyatının en iyi şairlerinden Elizabeth Barrett ve Robert Browning birbirlerine çok güzel mektuplar yazmışlardır.

Robert Browning, Elizabeth Barrett'i hiç görmemişti. yazılı eserleri dışında birbirleri hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. Her ikiside alanlarında başarılı olmuşlar ve birbirlerinin eserlerine saygı ve hayranlık beslemişlerdi. Robert'ın 10 Ocak 1845 yılında Elizabeth'e yazdığı mektubunda bu hayranlık katalizör görevi görmüştür:

Sevgili Bayan Barrett, şiirleriniz beni cezbediyor. Bu mektubu sakın ola ki bir iltifat mektubu olarak ele almayın. Sizin debanızın farkına yeni varığımı da düşünmeyin. Şiirlerinizi ilk defa okuduğum geçen haftadan bu yana size neler yazabileceğimi düşünmekten başka bir şey yapmadığımı itiraf etmeliyim. Şiirlerinizin üzerimde bıraktığı etkiyi, beni ataletten kurtadıklarını belirterek ortaya koymak istiyorum.

Şiirden anlayan biri olarak hata arayıp bulmam bile mümkün olmadı. Şiirleriniz adeta benim bir parçam haline geldiler. Size kendimi ifade edebilmeme hislerimi açığa çıkarmama yardımcı oluyorlar. Şiirlerinizi büyün kalbimle seviyorum.

Sizi de öyle.Elizabeth o günlerde otuz dokuz yaşındaymış ve sağlığı iyi değilmiş Evden pek çıkmıyormuş. Hiçbir çocuğunun evlenmesine izin vermeyen babasının boyunduruğunda yaşıyormuş. Babası karşı çıktığından gizlice mektuplaşıyorlarmış.

Mektupları edebiyat açısından o kadar değerlidirki iki kalın cilt günümüze kadar gelmiştir.Elizabeth, Sonnets From the Portuguese (Portekiz'den Soneler) adlı eserlerinde ilk anından başlayarak bu söz flortünü işler. Mutluluk, pişmanlık, güven ve sevgi gibi çeşitli insani duygulara değinilmiştir. Elizabeth, en sonunda 1845 Mayısında Robert'ın ,onu ziyaret etmesine izin verir. Haftada bir kez gizlice buluşurlar.

Eylülde Elizabeth şöyle yazar: Bana hayal ettiğimden çok daha fazla şey hitap ediyorsun.

Zarar vermediğim, seni üzmediğim sürece sana ait olmak istiyorum.'' Bir yıl kadar daha buluşurlar ve her gün, bazen günde iki kere mektuplaşırlar. Roberth'ın ziyaretini gelmesini reddetme aşamasında mektuplaşma, buluşma ve sevgili olma aşamasına gelmişlerdir.''Roberth ona, evlenmeleri ve İtalya'ya taşınmaları konusunda çok baskı yapmıştır.Elizabeth, önce direnir ama sonra kabul eder. Babasının evlenmelerinin karşı çıkacağını bildiğinden, 12 Eylül 1846 yılında gizlice evlenirler. Bir hafta sonra İtalya'ya yola çıkarlar Önce Pisa'ya oradan Florence'a sonrada yaşayacakları yer olan Casa Guidi'ye giderler.Elizabeth, babasını bir daha hiç görmedi. Babası da onu hiç affetmedi. Babasına gönderdiği bütün mektuplar açılmadan geri geliyordu.

Yeryüzünde bu ilişki olmasa bizler aşağıdaki sözcüklerin tadına varamayacak, bu sözcüklerden yoksun kalacaktık :

Seni nasıl seviyorum?

Anlatmaya başlayayım mı?

Seni derinlikler ve yükseklikler kadar seviyorum.

Ruhum duygularımın ulaşamadığı noktalar kadar ulaşıyor.

Varlığını ve zerafetini seviyorum.

Ben seni günlerin ötesinde seviyorum .

Güneş ve mum ışığı kadar çok

Seni özgürce seviyorum bir erkeğin hakkı olduğu gibi..

Seni safça seviyorum bu övülmeye değmezmi?

Şehvetle seviyorum..

Eski üzüntülerim adına seviyorum seni çok ruhumla

Kaybedebileceğim kadar seviyorum..

Bütün azizler adına nefesimi tutarak seviyorum..

 

Aşkın Dili

Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz. İşte birgün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki :

- "Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç farketmediniz. Benım için ağladınız zaman bile size hep yalan belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım.

Birgün küçük bir kedi kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük kedi dayanamayıp ne yapmaya çalışıyorsun diye sormuş. Yavru kedi de bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş.

Büyük kedi gülmüş ve "ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama birgün durdum ve düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu."

İşte şimdi anladınız mı? Aşk bir kedinin kuyruğudur ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

 

Deniz Fenerinin Aşkı

Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde...

 

Sevgililer Günü Rüyası


Günlerce ne alacağını düşündü. Okuldaki bütün oğlanların peşinden koştuğu kıza öyle bir şey almalıydı ki, kız hediyeyi aldığında onu ne kadar çok sevdiğini, gerçekten, bugüne kadar selâmlaşmalar dışında hiç konuşmasalar bile aşkının büyüklüğünü anlasın. Aslında nelerden hoşlandığını bile bilmiyordu. Önce ona şöyle pahalı, göz kamaştırıcı bir mücevher almayı düşündü. Kızlar parlak şeylere bayılır, hele mücevherlere... Gözlerinin yeşilinde bir taş? İncecik, uzun boynuna ışıktan bir çizgi çekecek pırlanta bir gerdanlık?

Geceyarısını çoktan geçiyordu. Kurduğu hayaller büyüktü ama gerçek çok farklıydı. İstese bile böyle bir şey alacak parası yoktu. Hem zaten kızın böyle şeylere ihtiyacı yoktu. Onun için değişik bir şey sayılmazdı. Peki ama ne olabilir diye düşündü. Örneğin bir giysi mi? Bazı dergilerde, filmlerde öyle güzel giysiler görürdü ki, hep o ünlü oyuncuların üstünden giysiyi çıkarır, ona giydirirdi. Uzun boyu, ince, kayar gibi zarif yürüyüşüyle hepsinin içinde bambaşka olurdu. Hayır, hayır, bir giysi sıradan bir şeydi. Çok farklı çok özel bir giysi bulmaksa çok zordu. Yarın ilk işi, eski eşyaların satıldığı semte gitmek olmalıydı. Belki orada çok eski, çok değerli, anılarla dolu bir şey bulurdu. Artık kimsenin ilgilenmediği, belki istese de bulamayacağı türden bir şey. Ne olabilirdi ki? Ah, belki de bir gramofon. Evet, bu harika bir fikirdi. Bir gramofon ve bir plâk. Bir taş plâk.

Uykusu iyice açıldı. Acaba bulabilir miydi? Ona kimbilir kaç kez kafasında kurup da söyleyemediği duygularını anlatacak bir plâk. Eski bir şarkı. Eve gidip de gramofonu kurduğunda, plâğı çalacak ve elbette her şeyi anlayacaktı.

" Herkesin sevdiği, herkesin aşık olduğu, herkesin peşinden koştuğu birine seni seviyorum demek amma da zor," diye düşündü. Sabah erkenden kalkıp eskicilerin olduğu semte gitmek üzere yattı. Bir süre sonra uykuya daldı. Rüya perisi ona ışıltılı çubuğuyla dokundu. Onun yüreğinde, hayatı boyunca unutamayacağı bir kıpırtı olduğunu, bundan böyle onun için aşkın bu kıpırtının ta kendisi olacağını biliyordu. Bu çok özel geceyi unutmamasını istedi ve ona çok güzel bir rüya verdi.

Çocuk rüyasında uçsuz bucaksız bir yeşillikte kızla dansediyordu. Yerde biraz ötelerinde duran eski gramofonda " Sen İçimde Bir Yerdesin" adlı tango çalıyordu. Kız hiç ağzını açmıyordu ama çocuk onun, " Çok mutluyum ve bana beni sevdiğini söylediğin için bu günü asla unutmayacağım" dediğini duyuyordu. Yeşilliklerin içinde dönüyorlardı ve çocuk hep " Ne kadar güzel bir gün. Güneşin ışıklarının, bu kadar parlak olabileceğini bilmiyordum," diye düşünüyordu.

Sabah uyandığında rüyasını olduğu gibi hatırlıyordu ve unutmamak için kendi kendisine tekrarlayıp durdu. Acaba ne anlam çıkarmalıydı bu rüyadan. O gün Sevgililer Günü'ydü. Eskicilerin olduğu semte gitmekten vazgeçti. Doğruca okula koştu. Kız geldiğinde onun yanına gitti. Arkadaşları ilgiyle ona baktılar. Hiç aldırmadan kıza:

" Bugün Sevgililer Günü, onun için sana bir şey aldım," dedi.

" Öyle mi," dedi kız, " ne aldın?"

" Aldım ama veremeyeceğim, çünkü o bir rüya," dedi çocuk.

" Rüya mı?" dedi kız. Ötekiler, " Ne garip bir hediye, insan bir rüyayı nasıl hediye edebilir ki?" diye kendi aralarında gülüştüler.

" Evet, bir rüya," dedi çocuk, " seni çok sevdiğimi anlatan bir rüya. Çünkü bunu anlatmak için gerçek olan hiçbirşey bulamadım. Çok aradım ama öyle bir şey yoktu."

" Güzel bir rüyaymış," dedi kız. " Bugüne kadar aldığım en güzel hediye olduğunu söylemeliyim.

Gözyaşı


Gözyaşlarından daha samimi,daha içten,daha inandırıcı,daha berrak,daha olgun lisan var mıdır acaba? Öyle lisan ki, kelimesiz ve cümlesiz,fakat deruni manalı,pratik,sahibinin meramını en kestirme yoldan anlatan... Gözlerin hakikatleri, hakikati duyguları ve öz niyeti dilden lisandan daha net ifade ettikleri şüphesiz bir vakıadır. Edebiyata,şiirlere çok sık konu olmuş gözyaşları bizatihi şiirlerin en güzelidir.

Gözyaşları mecazi aşkın olduğu kadar ilahi ve imani aşkın en az çizemidir...Gözyaşları arzuların,özlemlerin,hareketlerin en azizini,en sıcağını ve hislerin en ateşlisini yansıtırlar....

Gözyaşları,muhabbetin,şefkatin,acının,merhametin,gurbetin,hasretin,yakarışın ve yalvarışın en veciz tezahürüdür. Duyguların sıcak dili ve dışa yansımasının adı: “Gözyaşı”

Öte yandan kalblerden merhametin,yalvarışın,dile getirilişin en müessir,en veciz şekli olan gözyaşlarının karşısında hissiz,duygusuz,cevapsız kalabilecek kişi bir merhamet sahibi olmasa gerek. Hele hele merhametlilerin en yücesi ve onun yaratıcısı olan ErhamürRahimiyn olan Allah, gözyaşları içinde yalvaran kulları karşısında duaları müstecap kılmaz da na yapar?..

İbni Abbas: “subhanellezi'nin secde ayetini okuduğunuz zaman ağlamadan secde etmeyin. Gözünüz ağlamıyorsa,buna üzülerek kalbiniz ağlasın” buyurmuştur.

Bu ağlayış bir rahatlama, bir teselli, Allahın merhametinin delilidir.Rasuli ekrem (s.a.v)bir hadisi şerifinde: “Kur'an-ı Kerim hüzün ile inmiştir. Onu okurken kusurlarınıza ve ilerideki tehlikelere karşı üzüntünüzü gösteriniz." (Ebu Yala,İbn-i Ömer'den...)

 

Ona Sevdiğinizi Söyleyin


Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

- "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."

Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:

- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.

Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30'da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :

- "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :

- "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

- "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...

 

Karlı Dağın Gizemi


Üç yıla yakın süredir, bir gün bile tatil yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde ettim.Dağ karlar altındaydı; kiraladığım kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim.

Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın streslerinden uzak bir düş gibi kalmıştı. Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı. Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli zevk aldığımı hiç anımsamıyorum.

Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor, rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu.

Kar, birike birike pencere pervazına dek yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm.

- “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum; dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ kalamayacağı kesindi.

Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün, masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim. Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra yorularak kulübeye dönmeye karar verdim.

Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi, kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek, yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim bile. Birden genç ve güzel bir yüzle burun buruna gelince irkildim.

Başında, Kuzey İtalya'da kimi kadınların kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım. Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana dedi ki:

- “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum.

- “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım.

- “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı çok iyi bilirim, hiç de korkmam.”

İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim.

Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi, ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu hissettim.Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala, onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız, karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi sesim yanıt verdi.

Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini tutuştururken ellerim titriyordu.Feneri kemerime bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak izlerini bile göremedim.Şimdi, gökyüzünde ay çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim.

Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim. Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler mırıldanıyordu.Adam, kırksekiz saate yakın uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle,

- “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım” dedi.

- “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye karşılık verdim.

- “Alfredo'sunuz, değil mi?”

Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını eğmekle yetindi.Artık ona gerçeği söylemem gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu.Neden sonra, başını duvar tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu büyük acısı karşısında elimden bir şey gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız bıraktım.Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu kez sesi sakindi.

“Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç vardır” dedi.

“Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya gömmüştüm.”

Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun açıklanmasının olanaksız olduğunu anlamıştık.Gözlerim pencerenin dışına, dağın zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok güçsüz hissettim.



Evlilik

Almitra sözü aldı ve sordu:

- Peki Üstad; evlilik nedir?

Cevap şöyle geldi:

- Siz birliktelik için doğmuşsunuz. Ölüm meleğinin beyaz kanatları sizi ayırana kadar ayrılmayacaksınız. Allah'ın sessiz tanıklığında bile beraber olacaksınız. Ama birlikteliğinizde mesafeler bırakın; bırakın ki, cennetin rüzgârları aranızda dansedebilsin...

Birbirinizi sevin ama, aşk tutsaklığı istemeyin..

Bırakın, aşk, ruhunuzun kıyılarına vuran dalgalar gibi olsun...

Birbirinizin bardağını doldurun ama aynı bardaktan içmeyin; ekmeğinizden verin birbirinize ama aynı somundan ısırmayın...

Birlikte şarky söyleyin; lâkin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin. Sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir...

Birbirinize kalbinizi verin ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil!

Sadece hayatın eli o kalbi saklar!

Birlikte durun, ama yapışmayın; tapınakların sütunları da bitişik değildir!..

Ve meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezle

 

 

 

 

 

GÖRÜNTÜLÜ CHAT TIKLA

ASK&SEVGI

SITENIZE OZEL

EgLeNCe

 

 

Copyright ©2005
ZİŞAN ONUR
zisanonur@gmail.com

       

7host ASP Hosting